
“Yazarken Hep Görüntüyle Düşünüyorum.” Serhat Kaya ile Edebiyatın Sinemadaki Yeri Üzerine
“Yazarken Hep Görüntüyle Düşünüyorum.”Serhat Kaya ile Edebiyatın Sinemadaki Yeri Üzerine
Serhat Kaya, son yıllarda Türk edebiyatının en dikkat çeken isimlerinden biri. Romanları okuru “film izler gibi” içine çeken, 300 sayfayı bir gecede okutma gücüne sahip yapısıyla öne çıkıyor. Usta sanatçı Zülfü Livaneli’nin “yerellikten çok genel insan davranışlarının izini sürerek edebi bir panorama yaratıyor” sözleriyle övdüğü Kaya, romanlarında insanı ve insanlığı anlamanın kadim çabasını sürdürüyor. Şişli Gazetesi adına kendisiyle edebiyat ile sinemanın kesişim noktalarını konuştuk.
Serhat Bey, romanlarınızı okuyanlar sıklıkla “300 sayfalık kitabı bir gecede bitirdim, adeta bir film izler gibi akıp gitti” diyor. Uçurum, Bekleme Odası, Nadide Adalet gibi eserlerinizde bu sinematik akış nasıl ortaya çıkıyor? Roman yazmak sizin için, insanın iç dünyasını anlamaya yönelik çağlar boyu süren o büyük çabanın bir devamı mı?
Okurlarımın bu tespiti beni çok mutlu ediyor. Çünkü ben yazarken hep görüntüyle düşünüyorum. Bir sahneyi kelimelerle kurarken, karakterin yüzündeki gölgenin dahi ne anlatacağını hissediyorum. Roman, okurun zihninde kendi filmini yaratıyor olabilir. Roman yazmak, insanı ve insanlığı anlamanın, Sokrates’ten beri süren o bitmez tükenmez çabanın bugünkü hali. Her roman, “Neden böyleyiz? Neden acı çekiyoruz? Vicdanımızla nasıl yüzleşiyoruz?” sorularına yeni bir sahne ekliyor. Sinema da aynı soruları soruyor ama edebiyat, o soruları okurun kendi iç sesiyle çoğaltıyor.
Biraz yönetmen sinemalarından konuşalım. Ingmar Bergman’ın filmlerinde iç monologlar, varoluşsal yalnızlık ve felsefi derinlik çok güçlüdür. Sizin romanlarınızda da karakterlerin iç sesleri, vicdan muhasebeleri ön planda. Bergmanvari bir etki var mı yazı sürecinizde?
Bergman’ı severim. Onun filmlerinde kamera, karakterin ruhuna girer. Ben de kelimelerle aynı şeyi yapmaya çalışıyorum. Katarsis’te ya da Uçurum’da karakterler kendi kendileriyle konuşurken, aslında okurla da konuşuyor. Bergman’da olduğu gibi, “Tanrı yok mu?” sorusu ya da “İnsan neden bu kadar acımasız?” sorusu, arka planda hep var. Ama ben bunu sinematik bir ritimle, daha yavaş ve içe dönük bir tempoyla veriyorum. Edebiyatın avantajı zaten burada: Okur durup düşünebiliyor, filmi kendi hızında izleyebiliyor.
İran sinemasının büyük ustası Abbas Kiarostami’nin şiirsel minimalizmi ve gerçeğe yakın duruşu edebiyatta nasıl karşılık buluyor sizce? Romanlarınızda benzer bir “gözlem” ve “bekleyiş” estetiği hissediliyor mu?
Kiarostami’nin filmlerinde yollar, pencereler, sessizlikler çok şey anlatır. Ben de romanlarımda “boşluk”ları çok önemserim. Bekleme Odası’nda karakterlerin birbirini beklediği anlar, aslında Kiarostami’nin uzun planlarına benziyor. Orada hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür ama her şey olur. Edebiyat da aynı şekilde; bazen bir cümlede saatler geçer, bazen tek bir bakışta bütün bir ömür. Bu ortak zemin, edebiyat ile sinemanın en güzel buluştuğu yerlerden biri.
Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieślowski’nin Dekalog’u ve Üç Renk üçlemesi, ahlaki ikilemleri, renk sembolizmi ve insan ruhunun karmaşıklığıyla bilinir. Sizce edebiyat, Kieślowski’nin sinemasında gördüğümüz o derin etik sorgulamayı nasıl taşıyabilir?
Kieślowski bence modern sinemanın en büyük vicdan muhasebecilerinden. Dekalog’ta her bölüm, “Komşunu öldürmeyeceksin” gibi bir emri sorgular. Benim romanlarımda da benzer bir yapı var: Karakterler sürekli “Doğru olan ne?” sorusunun içinde debelenir. Nadide Adalet’te adalet kavramı, Uçurum’da ise suskunluk ve ihanet üzerinden bu sorgulama yapılıyor. Edebiyat burada sinemadan bir adım önde olabilir çünkü okur, karakterin vicdanını kendi vicdanıyla karşılaştırma şansına sahip. Kieślowski’nin renkleri gibi, ben de kelimelerin tonlarıyla o etik gri alanı resmetmeye çalışıyorum.
Peki Türk sinemasında duygusunu kendinize yakın bulduğunuz, yönetmen olarak kimi seviyorsunuz? Romanlarınızda yarattığınız atmosferle hangi yönetmenin sineması arasında bir akrabalık hissediyorsunuz?
Türk sinemasında beni en çok etkileyen isimlerden biri Yavuz Turgul. Özellikle 1987 yapımı Muhsin Bey filmi benim için çok özel. O filmde, çok kısa bir sürede kocaman bir kültürel erozyonu, geleneksel sanatçı duyarlılığının modern hayatın çarkları arasında ezilişini öyle derin ve incelikli bir hüzünle anlatıyor ki… Hem nostaljik hem acımasızca gerçek. Bu his, benim romanlarımdaki o “kaybedilmiş değerler” ve “iç dünyası parçalanan insan” temasını çok yakından özetliyor. Turgul’un karakter sevgisi, onları yargılamadan gösterme tavrı benim de yazarken benimsediğim bir yaklaşım. Muhsin Bey’in o buruk, melankolik havası romanlarımda da sıkça karşınıza çıkar. Toplumsal yaraları bireyin içindeki yansımalarıyla anlatmak konusunda onun sinemasıyla güçlü bir duygusal bağ hissediyorum.
Son olarak, günümüzde edebiyatın sinemadaki yeri sizce ne durumda? Yapay zekâ, hızlı tüketim ve görsel kültürün hâkim olduğu bir dünyada romanlar hâlâ sinemaya ilham verebilir mi? Yoksa tersi mi geçerli?
Edebiyat hâlâ sinemanın en büyük ilham kaynağı. Çünkü edebiyat, insanın içini en çıplak haliyle gösterebiliyor. Sinema ise bunu görüntüyle çoğaltıyor. İkisi birbirini besliyor. Yapay zekâ görüntü üretebilir ama vicdanı, pişmanlığı, o sessiz çığlığı üretemez. Romanlar hâlâ o “iç ses”i veriyor. Sinema da o iç sesi görselleştiriyor. Bu ikili, insanlığı anlamaya devam ettiği sürece var olacak. Benim için önemli olan, her iki alanda da “insanı” merkeze koymak. Gerisi ise teknik.
Romanları sinema gibi akan, insanı derinden saran bir yazarla edebiyat-sinema ilişkisini konuşmak, bizim için gerçekten de “film izler gibi” geçti. Serhat Kaya’ya söyleşimize zaman ayırdığı ve derinlikli cevapları için teşekkür ediyoruz.
HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.