Şiddet, karalama, iftira, çamur atmanın, ne kadar can yaktığını, adalet duygusunu ne kadar zedelediğini anlatmak istedim aslında bir kez daha...
İsteyen istediği iftirayı atıyor, istediği kişiye çamur bulaştırmaya çalışıyor… Üstelik bu konuda ahlâk, namus, onur tanımıyor. Yetmiyor tehditler, hakaretler savuruyor.
Örneğin bir sahte mektupla ya da açıkça imzalayarak veya dedikodu yöntemiyle bir olayı yanlış yansıtıyor, aklınca yorumluyor, kesiyor, biçiyor, eklemeler yapıyor ve bu çamuru “ihbar” diye ortalığa yayıyor.
İstediğiniz kadar düzeltme yapın, “doğru değil” deyin… Anlatmanız mümkün değil!
İhbar kisvesi altında konuyu böylesine adi bir suikast aracı haline getiren başka bir toplum var mı acaba ben bilmiyorum!
Pek çok özgürlükler gibi bildirim ve bilgi edinme özgürlüğünün de yanındayım. Hatta bunun pek çok kişiyi yanlıştan döndürdüğünü, yanlışı ortaya çıkardığını ve “düzeltme” sağladığını, suç ve suçluyu tespit ettirdiğini biliyorum. Ancak içinde yaşadığımız toplumda ne yazık ki bir ihbar terörü yaşandığını da görmezden gelemiyorum.
Bazıları, ona buna iftira atmayı, tehdit etmeyi, hakareti meslek haline getirmiş.
“Olayın şüyuu vukuundan beterdir!” (-dedikodusunun yapılması gerçekleşmesinden daha kötüdür anlamında kullanılan) sözü yaratmış toplumuz biz. “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz!” gibi rezalet bir söz de bize ait.
İşte bu sözleri yaratan tehlikeli dedikodu ortamı, kötü niyetli herkesin işine yaramıyor mu dersiniz? ...
Bu tehlikeli ortam; işini dürüstçe, namusu ve onuruyla yapan temiz insanları bitirircesine eğip bükerek, menfaat neyi gerektiriyorsa o doğrultuda kullanmaya çalışmıyor mu? ! ...
Bu ortamdan aklı başında olup şikâyetçi olmayan var mı? ...
Buna bir de “dinleme terörü” eklendi.
*
Ortama bakın, bundan canı yanmamış kişi bulabilecek misiniz? Çünkü kişilerin bir bölümü toplumun önündeki kişilerle ilgili söylentilere inanmaya öylesine hazır ki!
Bir tür “hınç alma, kama çıkarma” duygusu bu… Mantık, duygunun esiri olmuş.
Böyle bir ortamda nasıl üretken olunur, kalite nasıl yükseltilebilir? …
Bu “alışkanlıklar” yeni mi dersiniz, hayır. Tarih boyunca “sarayın gözünden düşürülerek kellesi alınan” insanlar belleğimizde: “Kim bilir, kaç vezir, kaç şair, kaç edip, kaç devlet adamı iftira yöntemiyle yok edildi!”
Şayet Fatih, Osmanlı devlet yönetiminin esaslarını belirlediği ve kendisinden sonra asırlarca uygulanan Kanunname'sinde “her padişahın tahta çıkışında erkek kardeşlerini öldürmesi”ni kural haline getirmemiş olsa, hiç şüphe yok ki pek çok cinayet ve suikastın önü alınmış olurdu diyor tarih…
Kardeş katline izin veren kurala rağmen Kanuni dönemine kadar gelişmelere haremin fazla karışmadığı, saray kadınları "mukadderat" diyerek kendileri için uygun görülenle yetindiği. Bu sürecin Hürrem'le son bulduğu ifade edilir.
"Hürrem Topkapı Sarayı'na cariye olarak geldiğinde haremin hâkimi Kanuni'nin ilk eşi ve büyük oğlu Şehzade Mustafa'nın annesi Mahidevran Hatun'du."
"Şehzade Mehmet'in doğumundan sonra Hürrem'in onun geleceği konusunda telaşa düştüğü, Kanuni'nin ardından şehzade Mustafa'nın tahta çıkmasına mani olamazsa oğlunun öldürülmesini kaçınılmaz son olarak gördüğünü düşünmek için her sebep var..."
"Babası Yavuz'un tahtı nasıl tehditle ele geçirdiğini bilen Kanuni'nin ‘büyük oğlu konusunda’ evhama kapılmasını sağlamaktan ibaretti Hürrem'in rolü. İlk olarak büyük rakibi Mahidevran Hatun'dan kurtuldu. Hürrem'in şehzade hakkında dedikodu yaydığını işiten ‘başhaseki’ öfkesinden deliye döndüğü bir akşam Hürrem'e saldırıp onu haremin koridorlarında sürüklemek gafletinde bulundu."
Durumu öğrenen Kanuni gönlünü almak için Hürrem'i çağırdığında onun "Bende bakılacak yüz kalmadı." demesi yetti...
Mahidevran o gece Topkapı'dan, şehzade Mustafa'nın yanına sürülür.
*
“Kanuni’nin 8 oğlu vardı ve bunlardan dördü ecelleriyle vefat etmiştir. Diğer oğullarının adları Mustafa, Selim, Bayezid ve Cihangir’dir.
*
"Osmanlı ordusunda ve tebaasında çok sevilen ve güçlü komutanlık yetenekleri sayesinde padişahlığın adayı olarak görülen Şehzade Mustafa, zamanın büyükleri tarafından dedesi Yavuz Sultan Selim’e benzetilmektedir."
Padişahlık için güçlü adaylar kendi çocuklarının padişah olmasını isteyen Hürrem Sultan’ı rahatsız eder ve devrin sadrazamı Rüstem Paşa ile ortaklaşa entrikalar çevirmeye başlarlar.
Hürrem Sultan ve Rüstem Paşa’nın komploları ile 'babasının tahtında gözü olan biri' durumuna düşürülen Şehzade Mustafa’yı Kanuni, 1553 İran seferi esnasında öldürtür.
Kanuni başlarda "oğlum babasına bağlıdır" diye oğlunu savunmuşsa da Hürrem’le Rüstem Şehzade Mustafa'nın mührünü çalar ve el yazısını taklit ederek İran Şahı'na sahte bir mektup yazarlar. Bu mektubu gören Kanuni, oğlunu daha fazla savunmaz ve yok etmeye karar verir.
Bu olay ülke genelinde hoş karşılanmaz ve askerin tepkisiyle Rüstem Paşa görevden alınır.”
*
"Şehzade Mustafa'nın yedi yaşındaki oğlu da öldürülür. İşin trajik yönlerinden biri de Hürrem’in en küçük oğlu Cihangir’in, ağabeyinin ölümüne dayanamayıp üzüntüden ölmesidir..."
*
Tarih böyle diyor.
Yok etme sanatının ustaları acaba oralarda rahat olabileceklerini sanıyorlar mı?
*
Soruyor düşünür:
“Belki de bizde dedikodu, iftira ve çürütmenin bu kadar yaygın olmasında, yüzyıllardır içimize işlemiş olan ‘iftirayla yok etme’ yönteminin etkisi vardır. Belki de bilinçaltımıza yerleşmiş bir gelenektir bu. Dedikoduyla adam yeme sanatının ustaları olup çıkmışız. Bu yüzden düzgün kişilerin hepsi ‘çamura bulaşmamak’ için bir köşeye çekiliyor ve ortalık boş tenekelere kalıyor.
“Bir zamanlar ülkeyle, toplumla ilgili heyecanlar duyarak yola çıkanların içine yerleşen ‘Ne haliniz varsa görün!’ duygusu biraz da bu ortamdan kaynaklanmıyor mu?” dersiniz.
Hayır, düzgün insanlar köşelerine çekilmemeli!
Art niyetli bazı kişilerin yarattığı ve körüklediği bu ortamda ortalık boş mu kalacak?
*
Sizin de başınıza gelebilir;
Haklıyız ancak haklı olmak yetiyor mu? :
Haklı kalmak da gerekiyor.
Ama biliyorum iş yalnızca sevmekten vazgeçmemekle, iyilikten vazgeçmemekle de bitmiyor.
Herkes o ünlü “inekler” fıkrasını bilecek değil ya! ...
*
Son söz; Osmanlı’nın manevi mimarı Şeyh Edebali’nin, damadı Osman Gazi’ye öğüdünde “muhteşem” bir ifadesi vardır, bilirsiniz :
“EY OĞUL, ŞUNU DA UNUTMA, İNSANI YAŞAT Kİ, DEVLET YAŞASIN!”